İNCE RUH HEYKELİ

Yokuş… İkindi ile akşam arası… Bahar-yaz geçişinin hissedildiği bir sıcak…

-İsmail nereye gidiyoruz?

-Deniz kenarında, yeni açılan restoranda çok kişi ile az konuşulan bir duyguyu konuşacağız.

-Zamanı mı İsmail?

-Yağmur yağmadı kaç gündür. Islak değil şu caminin altından geçen pembe gül sokağı. Bu kalabalığı bir daha bulamam. Hem de hepsini arkama almışken.

-Ama kalabalığın içinde İnce Ruh heykeli de var İsmail. İlk kez yürüyeceğim şu pembe gül sokağında. Üstelik kalabalığın önünde değil arkasındayım. Kalabalığı ikna edebilirim fakat ”ikna etmem gerekeni” edemem. Çünkü ”ikna etmem gerekenin” elinde pembe gül var İsmail.

            Caminin altındaki şu meşhur sokaktan kopardı. Sirenler çalıyordu koparırken. Kızının okuldan çıkmasını bekleyen kara sakallı amca, onu izledi pembe gülü koparırken. Kızım kötü yola düşmesin diye tası tarağı toplayıp kızının yanına yerleşen amcadan bahsediyorum. Abdest alırken çok su israf eden var ya hani! Caminin imamı baktı bir de. Abdest almak için kollarını sıvarken hem de! İkna edemem ben. Üzerinde bu kadar bakış varken…

           Sen de baktın İsmail! Ama görmedin kara sakallı amcayı, kollarını sıvayan imamı ve duymadın ambulans sesini. Sen gülün rengini bile görmedin İsmail. Sen kara sakallı amcanın, kollarını sıvayan imamın gördüğünü gördün. Sen herkesin gördüğünü gördün İsmail. Sen gülü kopardığını gördün. Ben ise hepinizin gördüğünü hepinizin gözüyle gördüm. Herkesin gördüğünü gören unutur. Herkesin gözüyle gören amel defterine biriktirir.

      Kalabalıkları, kalabalıklardan gelip geçenler değil; kalabalıkla beraber geçenler ikna eder İsmail. Sen kalabalıkla gelip geçenlerdensin ben ise kalabalığın kendisiyim.

     -Kalabalığı ikna eden neden ikna etmesi gerekeni ikna edemesin, saçma!

      Çünkü ambulans sesini, kara sakallı amcayı, kolunu sıvarken ona bakan imamı ”ikna edemeyeceğim” de gördü İsmail! Kalabalıkla beraber geçenler grubunda o da amel defterine gördüklerini biriktirenlerden.

         Bak işte geldik! Benim ”ikna etmem gerekeni” ikna edemeyeceğim, senin ise kaybettiğini yıllar sonra anlayacağın yere geldik İsmail. Sen pembe gül sokağına girdiğimizde kaybettin. Ben ise ona şiir yazdığım gün. Şiir yazmak çok sancı, çok sabah ve az şey İsmail. Ben yenik başladığım sınavın galibiyim ancak ben kalabalıklar galibiyim ve kalabalıklar galibi olmak. Yalnızlık…

            Ahşap masaya oturalım, ayakları deniz kumuna gömülü, güneş yanığı şu eski masaya. Yıllar geçince yenilgini unutmak isteyeceğin günler gelecek. Olur da yolun buraya düşerse bu masayı görüp hatırlama unutmak istediklerini. Eski masaya oturalım İsmail. Belki o gün geldiğinde bu masa çoktan ölür. Bir sarhoşun efkârına ateş olur da küle dönüp poyraza savrulur. Bu da sana hediyem olsun İsmail. Yenilgini anladığın gün, unutmak istediğin anılarını hatırlama diye yıllar sonrası için sana verdiğim bir hediye.

Rüzgarı dinle İsmail. Pembe gülü yalayıp, benim yüzüme vuran rüzgarı… Yağmuru getiremeyen ve köy göçüren otlarını kurutan rüzgarı. Otu kurutan rüzgar değil rüzgarın getiremediği yağmur İsmail. Kalabalıkla gelip geçenler rüzgara öfkeli ben ise yağmura. Bak! Garson göründü. Belli ki ağzının tadını kurutmuş imamın bakışları.

           Pembe gül, İnce Ruh Heykeli, yaşlı masa ve imamın bakışları… Bana bir yudum yağmur kokusu garson, İsmail’e de demoklesin kılıcı. Kalabalığa arpa ekmeği, buğday çorbası ve çavdar ezmesi. ”İkna edemeyeceğim” kişiye benimkinden getir. Bir de su garson!

Harun Yalçın

Finlandiya-Nisan 2020

TARİHİ SÜREÇ İÇERİSİNDE SALGIN HASTALIKLAR

            Tarihin birçok devrinde Dünya’mız çeşitli salgın hastalıklara maruz kalmıştır. Bu salgınların bazısı bölgesel olup küçük çapta az kayıpla atlatılırken bazıları için aynı şeyi söylemek mümkün olmamıştır. Bu salgınların Dünya var oldukça zaman zaman ortaya çıkması beklenmektedir.

           Gezegenimizin her köşesini milyonlarca canlı ile paylaşıyoruz. Bunların arasında mikroskobik ölçekte olan bakteriler, mikroplar ve virüsler de var. Gerek bizi dış Dünya’nın olumsuzluklarından koruyan bağışıklık sistemimiz gerekse günümüz tıbbının imkânları çoğu zaman bizi korumaya yeterli oluyor ancak bu mikro organizmalar bizden çok daha uzun süredir dünyada yaşıyor ve dayanıklı olup soylarını devam ettirmek konusunda da bizden daha kararlı ve istikrarlı görünüyorlar. Bütün bu koşullar bir araya gelince Dünya var olduğu sürece onlarla savaşımız her zaman sürecek gibi görünüyor.

          Nitekim Corona(Covid-19) virüsü;  insanlık tarihi, tıbbi bilgimi birikimi ve bağışıklık sistemimizle bu savaşın en son örneği. 2019 yılının Aralık ayında Çin’in Wuhan kentinde ilk kez tespit edilen bu virüs 2020 Ocak ayında küresel yayılım eğilimine geçmiş ve gelinen nokta da Dünya gündeminin bir numaralı konusu olmuştur. Devletler milyarlarca dolar parayı, milyonlarca sağlık çalışanlarını ve bilgi birikimlerini bu virüsün yayılmasını engellemeye ve tedavisinin bulunmasına adamıştır. Ancak bu virüs ne ilktir ne de son olacaktır. Dilerseniz Dünya tarihi boyunca Dünya’nın verdiği ağır salgın sınavlarını inceleyelim.

  1. Antoninus (Galen) Salgını (MS 165-180):

           Antoninus vebası, ayrıca bilinen diğer adıyla Galen’in vebası adını Doğu Roma İmparatorluğu’nda yaşamış Yunan doktor Galen’in (MS 129-216), İslam Dünyasında ki adıyla Calinus’tan almıştır. Yakın Doğu’ya sefere giden Roma İmparatorluğu askerleriyle; Roma İmparatorluğuna ve Avrupa’ya yayıldığı tahmin edilmektedir. Eski kaynaklar salgının MS.165-166 kışında Seleusya kuşatması sırasında ilk defa ortaya çıktığını kabul eder. Akademik çevreler bunun çiçek hastalığı ya da kızamık olduğundan şüphelense de hâlâ belirsizliğini korumaktadır.

           Salgın, Roma İmparatoru Lucis Verus’un (ö. 169) hayatını kaybetmesine de sebep olmuştur. Hastalıktan dolayı ölen kişi sayısının 5 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Dünya nüfusunun o tarihlerde 180 milyon olduğu kabul edilirse bu çok ciddi bir rakamdır. Bu hastalık neticesinde Roma İmparatorluğu’nun ordusu tamamen dağıldı ayrıca Roma İmparatorluğu’nda yaşayan insanların %30’u bu salgınla hayatını kaybetti.

  • Jüstinyen Vebası (541-542):

             541 yılında Konstantinopol’de (İstanbul) İmparator Jüstinyen tahtta otururken Avrupa’da başlayan bir salgın önce Mısır’a oradan Filistin’e, Suriyeye ve oradan da Anadolu’ya ulaştı. Jüstinyen Konstantinapol’un bütün kapılarının kapatılmasını emretti ancak şehre gelen askeri malzemelerin içindeki farelerle kısa süre içinde şehrin her yerine bu salgın yayıldı.

             Bu salgına sebep olan virüs, farelerin tüyleri arasına gizlenen ve bir milimetreden küçük ‘Xenopsylla’ isimli uçucu bir böceğin midesinde ‘Pasteurella pestie’ denen bakteriydi. Bu böcekler farelerin tüyleri arasında hızla ürediler ve insanların derilerini ısırarak bakterinin yani vebanın insan vücuduna taşınmasını sağladılar. Böceklerin ısırdığı insanlar en geç iki gün içerisinde öldüler.

            İlk önlem olarak sarayın etrafı askerlerce karantinaya alındı. Ancak veba bir hafta içinde bütün şehri istila etti. Başlangıçta günde 100-200 kişinin canını alan veba kısa süre içerisinde günde binlerce insanın ölmesine neden oldu. Bilanço o kadar ağırdı ki; bir müddet sonra ölüleri gömmek için mezar yeri bulunamaz oldu ve ölüler Marmara Denizi’nin serin sularına atılmaya başladılar.

         Hastalık zamanla kendiliğinden yok olsa da dönemin en kalabalık şehirlerinden olan Konstantinopol nüfusunun %40’ı veba salgını nedeniyle yaşamını yitirdi.

  • Kara Veba (1346-1353):

             Salgın yedi yıl içerisinde Asya, Avrupa ve Afrika kıtasını etkisi altına alsa da etkisi 19.yüzyıla kadar yani yaklaşık beş yüz yıl devam etmiştir. Salgın, tıpkı Corona Virüs salgını gibi Çin’den yayılmaya başlamış, Asya’nın güney batısında başlayarak 1340’lı yılların sonlarında Avrupa’ya ulaşmıştır. Salgına yersinia pestis’ adı verilen bir bakterinin yol açtığı düşünülmektedir. Uzmanlar salgın neticesinde Dünya’da 75-200 milyon arası insanın öldüğünü düşünmektedirler.

          Salgının Avrupa’ya yayılması Kırım’ı kuşatan Moğol İmparatorluğu’nun vebalı cesetleri mancınıklarla şehirlere fırlatması neticesinde olmuştur. 14. yüzyılda bu salgına “Büyük Ölüm” dense de, daha sonraki yıllarda “Kara Ölüm” olarak tanımlanmıştır. Bunun sebebi de, genel inanca göre, bu hastalık  yüzünden derinin siyaha dönmesidir. Aslında bu ad mecazî anlamda kullanılmış olup, “kara” burada kasvetli, sıkıntılı, kederli anlamına gelir.

  • Amerika’da Yerlilerinin Salgın Hastalıkları(1492-1900):

              15. yüzyıl sonlarında Avrupalılar Amerika kıtasını keşfettiler. Bu kıtayı keşfederek Amerika kıtasının yerlileri ile temas eden Avrupalı kâşifler beraberlerinde getirdikleri virüs ve bakterileri buradaki insanlara bulaştırdılar.

             Amerika kıtası keşfedildiğinde nüfusunun 10 milyon civarı olduğu düşünülmektedir. Ancak Avrupalı kâşiflerin bulaştırdığı suçiçeği, kızamık, tifüs gibi hastalıklar neticesinde 1900’lü yılların başında Amerika nüfusu beş yüz binlere kadar düşmüştür. Bu hastalıklara bağışıklık sistemi alışkın olmayan Amerikan yerlilerinin yaklaşık %90’ı ölmüştür. Bu durum Amerika kıtasının Avrupalılarca kolonileştirilmesini son derece kolaylaştırmıştır.

  • 1576 Kanamalı Ateş Salgını:

             Bugün ki Meksika topraklarında 15-20 milyon insanın canına mal olan salgının meşhur ‘Maya Uygarlığı’nın yıkılmasında büyük bir etkiye sahip olduğu bilinmektedir. Bugün yapılan incelemeler sonucunda salgının balıklarda bulunan ‘salmonella bakterisi’ kaynaklı olduğu düşünülmektedir.

           1576’daki salgına tanık olmuş bir hekim olan Francisco Hernandez’e göre, hastalığın belirtileri ateş, şiddetli baş ağrısı, baş dönmesi, siyah dil, koyu renkli idrar, dizanteri, şiddetli karın ve göğüs ağrısı, baş-boyun nodülleri, nörolojik bozukluklar, sarılık ve burundan, gözlerden ve ağızdan aşırı kanamadır; ölüm ise 3 ila 4 gün arasında gerçekleşmektedir.

  • Üçüncü Veba Salgını (1855-1859):

             1855 – 1859 yılları arasında Çin’de başlayarak dünyaya yayılan ve sadece Çin’de ve Hindistan’da bile 12 milyon insanın ölümüne neden olan bu salgına ‘Jüstinyen Vebası’ ve ‘Avrupa’nın Kara Vebası’nın ardından ‘Üçüncü Veba’ denildi.

             Etkileri bir asır kadar süren salgın Amerika kıtasına uzak doğudan gelen farelerle taşındı. Daha önceki vebalardan farklı olarak ilerlemiş olan tıp bilimi bu hastalığın incelenmesine ve tedavi edici ilaçlar oluşturulmasına imkan sağladı. Bunların başında da antibiyotikler geldi.

  • Birinci Dünya Savaşı Sırasındaki Tifüs Salgını (1914-1918):

            Birinci Dünya savaşı sürerken ‘tifüs salgını’ yayıldı. Bu hastalıktan yaklaşık 25 Milyon insan etkilendi. Özellikle Rusya’da ağır geçen bu hastalık yaklaşık 3 milyon insanın hayatına mâl olurken Sovyet Rusya’nın da dağılmasında büyük etkisi oldu. Batılı ülkeler bu hastalığa neden olan şeyin bitler olduğunu anlayarak hemen önlem aldılar. Fakat doğulu devletlerin bunu anlaması uzun sürdü ve neticesinde kayıplar da büyük oldu.

  • 1918 İspanyol Gribi Salgını:

            İspanyol gribi ya da İspanyol nezlesi, 1918-1920 yılları arasında H1N1 virüsünün ölümcül bir alt türünün yol açtığı grip salgınıdır. İspanyol Gribi, 18 ay içinde 50 ile 100 milyon arası insanın (o dönemde yaşayan nüfusunun %15’i) ölümüne sebep olarak insanlık tarihinde bilinen en büyük salgın olmuştur. İspanyol Gribinin bir özelliği, zayıf, yaşlı ve çocuklardan çok, sağlıklı genç erişkinleri etkilemiş olmasıdır. Bu virüsü diğerlerinden ayıran şey saldırdığı bünyenin bağışıklık sistemi ne kadar güçlüyse ateşin de o kadar yüksek meydana gelmesiydi. İspanyol Gribi tarihteki en büyük felaketlerden biri olarak kayıtlara geçti. Birinci Dünya Savaşı’nın son aylarında tüm dünyayı etkisi altına almış, hatta kimi tarihçilere göre dört yıl süren savaşın sona ermesinde önemli bir etken olmuştur.

              Türkçede 1918’den itibaren “İspanyol Nezlesi” sözcük grubu kullanılmıştır. Yıllar sonra açılan bazı toplu mezarlardan alınan örnekler sonucunda domuz gribine sebep olan H1N1 virüsünden (birkaç ufak farklılık haricinde aynı) kaynaklandığı anlaşılan hastalık, İngilizceden tercümeden dolayı “İspanyol Gribi” olarak anılmaya başlanmıştır. Bu hastalığa “İspanyol” gribi denmesinin sebebi dünyada birinci dünya savaşı yıllarının kamuoyundan yeni bir hastalık salgınının saklanmasına rağmen ilk olarak İspanya kamuoyunda tartışılmaya başlamasıdır yani İspanya bu hastalığın ortaya çıktığı veya en yoğun olduğu yer değil; bu hastalığın bir salgın olduğunun tespit edildiği yerdir.

  • 1957 Asya Gribi Salgını:

           Çin’den Dünya’ya yayılmaya başlayan Influenza-A virüsünün ördeklerde mutasyona uğrayarak insana geçen bir hastalık olduğu düşünülüyor. Asya Gribi olarak adlandırılan hastalık 4 milyona yakın insanın canına mal oldu. Bulunan bir aşı ile salgının önüne geçildi. Bir yıl içerisinde 40 milyon kişi aşılandı.

Asya Gribi kitlesel aşılanmanın önemini ve etkisini gösteren en önemli örneklerden biri haline geldi ve bugünden sonra Dünya aşının önemini fark ederek sağlık reformlarını hızlandırmaya başladı.

  1.  HIV (AIDS) Virüsü:

            AIDS, HIV etkeni nedeniyle insan bağışıklık sisteminin çökmesine neden olan bulaşıcı bir hastalıktır. Bağışıklık sistemine yavaş yavaş nüfuz ederek vücudun enfeksiyonlara karşı direncini yok eder ve bireyi çeşitli rahatsızlıklara karşı korunmasız hale getirerek sonunda ölümüne sebebiyet verir.

           20. yüzyılın ortalarında maymunlardan insana geçtiği anlaşılan HIV virüsünün saptanabilen ilk örneği 1959’da Kongo’da görüldü. Ne var ki, teşhisi ve adı ancak 1980’lerde konuldu. Son 30 yılda 36 milyon insanın hayatına mal olan virüsü kesin tedavi edebilecek bir çözüm hala bulunmuyor. Sadece önlem almak ve hastalığa yakalandıktan sonra ömür boyu ilaç tedavisi kullanmak gerekiyor.

Peygamber Efendimiz (sav)’in Salgınlara Bakış Açısı

            Peygamber Efendimiz (sav) bir yerde veba çıktığını duyanların oraya girmemelerini, bu hastalığın bulundukları yerde zuhur etmesi halinde ise oradan çıkmamalarını emretmiştir (Buhârî, “Ṭıb”, 30; Müslim, “Selâm”, 92-100). Peygamber Efendimiz emrettiği bu uygulama ile modern tıbbın karantina uygulamasını tarif ettiği görülmektedir.

              Aynı şekilde cüzzamlı hastalardan kesinlikle uzak durulmasını isteyen Resûl-i Ekrem (Buhârî, “Ṭıb”, 19), kendisine biat etmek üzere Medine’ye gelmekte olan Sakīf kabilesi heyetinde cüzzamlı bir hastanın bulunduğunu haber alınca onun geri dönmesini istemiş ve biatının kabul edildiğini bildirmiştir (Müslim, “Selâm”, 126; İbn Mâce, “Ṭıb”, 44). Hz. Peygamber, hastalıklı hayvanların sağlıklı hayvanlardan ayrı tutulması gerektiğini de belirtmiştir. (Müslim, “Selâm”, 104-105; Ebû Dâvûd, “Ṭıb”, 24)

            Ayrıca Hz. Ömer’in de Peygamber Efendimiz (sav)’in yolundan gittiği ve tarihe not düşülen şu uygulamasına şahit oluyoruz: Halifeliği döneminde Suriye’ye gitmek üzere yola çıkan Hz. Ömer’e bölgede veba salgını olduğu haber verilince geri dönmüş; kendisine, “Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” diyenlere Allah’ın kaderinden yine O’nun kaderine sığındığını söylemiştir. (Buhârî, “Ṭıb”, 30; Müslim, “Selâm”, 98-100; Taberî, IV, 57-58)

         Gerek Peygamber Efendimiz’in(sav) tavsiyeleri gerekse modern tıbbın salgınlardan korunmak adına karantina tavsiyesi birbiriyle birebir örtüşmektedir. Salgınlardan korunmanın en kolay yolu temastan kaçınmak ve olabildiğince kişisel temizliğe dikkat etmektir. Hastalık şüphesi olanların toplum içinden bir müddet uzak durması hem kendi sağlıkları hem de toplum sağlığı adına büyük önem arz ediyor. Modern tıp ve bilim geldiği nokta itibari ile Covid-19 virüsü ile mücadele edebilecek bilgi birikimine sahip fakat bilim hastalığın aşısını bulana kadar insanlara da büyük bir görev düşüyor. Uzmanların tavsiyelerine harfiyen uyarak virüsün hızlanmasını yavaşlatmak ve bilim insanlarına zaman kazandırmak toplum olarak en büyük görevimiz.

Harun YALÇIN

Kaynakça:

  1.  H. Haeser’s conclusion, in Lehrbuch der Geschichte der Medicin und der epidemischen Krankenheiten III:24–33 (1882), followed by Zinsser in 1935.
  2.  “There is not enough evidence satisfactorily to identify the disease or diseases” concluded J. F. Gilliam in his summary (1961) of the written sources, with inconclusive Greek and Latin inscriptions, two groups of papyri and coinage.
  3.  The most recent scientific data have eliminated this possibility. See Y. Furuse, A. Suzuki and H. Oshitani, “Origin of the Measles Virus: Divergence from Rinderpest Virus Between the 11th and 12th Centuries,” Virology 7 (2010), pp. 52–55.
  4.  The Sixth-Century Plague
  5.  “Health. De-coding the Black Death”. BBC. 3 Ekim 2001. Erişim tarihi: 3 Kasım 2008.
  6.  Stéphane Barry and Norbert Gualde, “The Biggest Epidemics of History” (La plus grande épidémie de l’histoire, in L’Histoire n°310, June 2006, sf.38 (article from sf.38 to 49, the whole issue is dedicated to the Black Plague, sf.38-60)
  7.  New research suggests Black Death is lying dormant
  8. “Historia de las epidemias en el mexico antiguo” (PDF). Universidad Autónoma Metropolitana. 4 Mart 2016 tarihinde kaynağından Arşivlendi (PDF). Erişim tarihi: 28 Kasım 2015.
  9.  “”Huey cocoliztli” en el México del siglo XVI: ¿una enfermedad emergente del pasado?”. www.madrimasd.org. 23 Ekim 2016 tarihinde kaynağından Arşivlendi. Erişim tarihi: 8 Kasım 2015.
  10. https://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0spanyol_gribi

FİNLANDİYA’DA SOSYAL MEDYANIN DİNAMİKLERİ

Sabah uyandınız ve işe/okula/kursa gitmek için otobüs durağında beklemeye başladınız. Otobüs durağında bekleyen on kişiden dokuzu cep telefonu ya da tabletiyle meşgul. Bu dokuz kişiden altısı sosyal medya hesabında gezinirken kalan üçü ise internette diğer işleriyle meşgul. Ancak sizin insanlarla tanışmaya, onlarla diyalog kurup derdinizi, davanızı anlatmaya ihtiyacınız var. İhtiyacınız var çünkü davalar su gibi akmaya, çağlayanlar gibi çağlamaya ihtiyaç duyarlar. Akmayan su kokar, kirlenir ve temizleyeceği yerde kirletir. Peki bu teknoloji çağında kafalarını telefonlarından, tabletlerinden kaldırmayan insanlara derdimizi, davamızı nasıl anlatacağız?

           İçinde yaşadığımız topluma karşı nasıl bir duruş sergilemeliyiz sorusunun cevabına en kısa yoldan ulaşmak istiyorsak içinde yaşadığımız toplumun sosyal medya ile ilişkisini irdelemeliyiz. Bu bağlamda gerek Avrupa’da gerekse Finlandiya’da insanların üzerinde tesir bırakmak ve hafızalarında yer edinmek istiyorsak; durakta otobüs bekleyen on kişiden dokuzunun elinden düşürmediği cep telefonuna girmeliyiz. Peki ama hangi sosyal medya aracı ile bunu başarabiliriz?

        Bu yazı da Finlandiya’da sosyal medya ile ilgili istatistiklere, Finlilerin en çok nerde zaman geçirdiklerine, en çok güvendikleri sosyal medya ağlarına ve gelecekte Finlandiya’da öngörülen sosyal medya grafiklerine yer verip yorumlamaya çalışacağız.

  1. Finlandiya’da İnternet Kullanım Oranları:

        Tabloda ki veriler 2018 yılında Finlandiya İstatistik Kurumu (Tilastokeskus) tarafından yapılan bir araştırmanın neticesinde ortaya çıkmıştır. Tabloda da görüldüğü gibi Finlandiya nüfusunun %89’u internet erişimine sahiptir. Bu rakamın 2020 yılında %93 civarında seyretmesi öngörülmektedir. Dünya ortalamasının %42 olduğunu düşünürsek Finlandiya’da internet kullanımın ne kadar yaygın olduğu hususunda kafamızda daha net bir tablo çizmiş oluruz. Yani kısacası Finlandiya’da internet bir lüks değil ihtiyaç konumuna bürünmüştür.

2. Finlandiya’da Sosyal Medya Kullanıcı Sayıları:

          2019 yılına ait bu veriler yaklaşık 5.5 milyon nüfuslu Finlandiya’da insanların büyük çoğunluğunun sosyal medya araçları ile iç içe olduğunu gözler önüne sermektedir. Facebook kullanan sayısının bu kadar fazla olmasında hiç şüphesiz facebook’un son yıllarda e-ticaret, e-market gibi ekstra özelliklere bürünerek kullanıcılarına alış-veriş imkanı sağlamasının payı büyüktür.

         Ancak burada dikkatlerden kaçmaması gereken önemli bir husus daha var. Youtube abone sayısının 2,8 milyonla whatsapp’la beraber zirveyi paylaşması. Youtube sosyal medya ağının Finliler arasında bu kadar yoğun olarak kullanılması bize çok ciddi bir ipucu veriyor: Finler görsel olarak erişim sunan sosyal medya ağlarına oldukça ilgi göstermektedirler. Buradan şu sonuca varabiliriz: youtube’da zengin ve kaliteli içerikler üreterek bu sosyal medya ağını ticari kazanç elde etmek amacıyla kullanmakta mümkün. Ülke nüfusunun 5,5 milyon olduğu düşünülürse bu kadar çok aboneye sahip bir sosyal medya ağı üzerinde çalışmalar yapmak şarttır. Bir taraftan maddi kazanç elde ederken diğer taraftan anlatmak istediklerinizi görsel bir şekilde Finli youtube kullanıcılarına sunabilirsiniz.

         1,6 milyonla instagram Finlandiya’da son yıllarda en fazla yükselişe geçen sosyal medya ağlarından biri. Ancak Dünya’dan farklı olarak instagram sosyal medya ağı Finlandiya’da facebook’tan sonra yer alıyor. Oysa Dünya geneline baktığımızda facebook son yıllarda müthiş bir düşüşe geçti ve instagram kullanıcı sayısı facebook’u birçok ülkede solladı. Facebook’un Finlandiya’da düşüşe geçmemesinin sebebi Finlerin ikinci el eşyaya olan tutkuları. Facebook’un son yıllarda eklediği ‘market place’ gibi özellikler Finleri bu sosyal medya ağında tuttu. Ancak ilerleyen yıllarda Dünya’da ki değişime Finlandiya’nın da ayak uyduracağını ve instagramın zirveyi kapacağını söylesek hiçte yanlış bir yorumda bulunmuş olmayız. Bütün bunlar dikkate alındığında instagram için şimdiden ‘caps’ yapabileceğimiz PicsArt gibi programları kullanmayı öğrenmek yerinde bir davranış olacaktır.

        Bir başka dikkat çeken mevzu Finlandiya’da blog sitelerin oldukça rağbet görmesi. 2000’li yılların başındaki blog siteleri Dünya’da yerini hızla sosyal medyaya terk ederken Finlandiya’da hali hazırda 700 bin insan halen bu ağı kullanmakta. Bunda hiç kuşkusuz Finlandiya’lı insanların kaliteli içeriğe önem vermesi büyük önem arz ediyor. Edebiyat, sanat, resim, fotoğraf…gibi alanlara ilginiz varsa sizin de muhakkak insanlarla paylaşacak bir şeyleriniz vardır. Bu alanda yazılar yazmanız ve blog sitenizde yayınlamanız sizinle aynı ilgiye sahip insanlara ulaşmanıza, kendinizi daha da geliştirmenize vesile olacaktır.

  • Finlandiya’da Twitter

2016 yılında Finlandiya’da twitter kullanıcı sayısı 300 bin civarında iken 2019 yılında bu rakam yaklaşık olarak 1 milyonu bulmuştur. Twitter’ın yaygın olduğu ülkelerin ortak özellikleri baz alınırsa twitter’ın Finler arasında neden beklenenden daha az kullanıldığı daha iyi anlaşılacaktır.  Dünya’da twitter’ın yaygın olduğu ülkeler:

  • Medyanın tek elden yönetildiği ve halkın haber alma özgürlüğünün kısıtlandığı
  • Devlet organlarının suçlara ve suçlulara gerekli şekilde ceza uygulamadığı, devletin bunları göz ardı ettiği
  • Adalet mekanizmasının çalışmadığı, adam kayırma ve torpilin devletin her kademesinde yer ettiği

gibi özellikler sayılabilir. Özellikle demokrasi mekanizmasının tam olarak işleyememesi ve halkın haber alma özgürlüğünün kısıtlanması bazı ülkeler için twitter’ı önemli hale getirmiştir. Türkiye’de maalesef bu ülkeler arasında zirvede ilk sıralarda yer almaktadır. Finlandiya’da günde 1,5 milyon gazete okunması(5,5 milyonlu Finlandiya’da bu çok ciddi bir rakamdır) Finlerin medya organlarının tarafsızlığı benimsediğinin ve medya organlarına güvenin oldukça etkileyici olduğu görülmektedir. Dolayısıyla twitter’a bakış açıları bizlerden çok çok farklıdır.

       Ayrıca blog sitelerinin popülerliğini kaybetmeden Finlandiya’da halen oldukça fazla takip edilmesi de twitter’a olan ilgiyi henüz uyandırmamış olabilir.

      Tablo da  1 milyon Finlandiyalı twitter kullanıcısının haftada 70 bin tweet yazdığı görülmektedir. Bu tablo ve kullanıcı sayısı bize müthiş bir ipucu sunuyor. Şu anda Finler arasında twitter diğer sosyal medya ağları kadar popüler değil. Ancak son 3 yılda kullanıcı sayısı %300 artan twitter sosyal medya ağı önümüzde ki yıllarda hiç şüphesiz daha da artacaktır. Şu anda sayının az olmasını kesinlikle dezavantaj değil tam tersine mükemmel bir avantaj olarak görmeliyiz. Çünkü kullanıcı sayısı daha az olan bir yerde sükse yapmanız daha kolaydır. İnsanlara daha kolay ulaşabilir ve zengin içerik sağlarsanız çok sayıda takipçiye sahip olabilirsiniz ve birkaç sene sonra kullanıcı sayısı 2 milyonu bulduğunda siz zaten burada yol kat etmiş olabilir ve insanların ilk takip ettiği kişiler arasına rahatlıkla girebilirsiniz.

       Twitter’da toplu ve planı hareket etmek daha kısa süre de başarı elde edilmesine olanak sağlayacaktır. Belli bir plan dahilinde ortak hareket edildiğinde görülecektir ki; hiç umulmadık şekilde irtibatlar sağlanacak, sesinizi duyurma adına daha kısa zamanda daha fazla yol katedilecektir.

  • Finlandiya’da Yaş Gruplarına Göre Sosyal Medya Kullanıcılarının Dağılımı

    Aşağıda 2019 yılında yayınlanmış bir istatistiği görüyorsunuz. Bu tablo da hangi yaş grubunun hangi sosyal medya ağı ile hemhal olduğu görülmektedir.

     Tablo da en çarpıcı nokta 55-64 yaş arası kullanıcıların youtube sosyal medya ağını oldukça fazla kullanmaları. Zira bu sosyal medya ağının diğer ülkeler için bu yaş grubunda bu kadar aktif kullanıcısının olmadığını görüyoruz. Bu sebeple youtube’nin bu yaş grubunu kendine çekmek için reklamlar ve diğer bazı çalışmalar kapsamında oldukça dişe dokunur bir bütçe ayırdığını görüyoruz. Ancak Finlandiya’da durum Dünya’dan oldukça farklı görünüyor. Bu yaş grubunun bu mecra da olması bize gösteriyor ki; Finlandiya youtuberları abonelerine oldukça kaliteli içerikler sunuyorlar.

      Tablo da gördüğümüz bir başka mevzu ise Dünya’da olduğu gibi Finlandiya’da da genç neslin(15-24) facebook kullanımına beklenenden daha az rağbet ettiği görülmektedir. Onun yerine instagram ve twitter’ın yükselişte olduğu ve gelecek yıllarda bu rakamların daha da artması öngörülmektedir.

Harun Yalçın

AÇLIK

Rahmetli büyük dedem Cöcü Ömer’e ithafen. Ruhu şad olsun…

Akasya ağacına vuran ay ışığının gölgesi pencereden sızıp, Cöcü Ömer’in ak sakallarına vuruyordu. Karısı Emine çoktan uyanmış fakat daha erken olduğunu düşünerek yarı uykulu yarı uyanık haldeydi. Sabah ezanının okunmasını bekliyordu. Arada bir uykusundan sıçrıyor kocası Cöcü Ömer’in uyanıp uyanmadığını kontrol ediyordu. Kocasının huyunu iyi bildiğinden ondan önce uyanmayı şiar edinmişti. Orak-harman zamanı geldi mi Cöcü Ömer yerinde duramaz, sağa sola sataşmaya yer arardı.
Gençliğinde çok kıtlık gördüğünden olacak Cöcü Ömer bir an önce harmanı kaldırıp; buğdayı, arpayı ambara; samanı samanlığa koymadan bir türlü rahat edemezdi. Haksız da değildi; Cöcü Ömer, henüz iki yaşındayken babasını alıp savaşa, Çanakkale Cephesi’ne göndermişlerdi. Köyde öküz koşup, çift sürecek; harmanda döven döndürecek erkek kalmayınca geride kalan kadınlar işleri yetiştirememiş ve savaş boyunca açlık çekmişlerdi. Bir kış günü ambarda buğday, çömlekte pekmez bitmişti. Ahırda ki öküzleri çoktan kesip yemişlerdi. Yiyecek bir şey bulamayınca ahırda kalan son hayvanı; atı kesip yemek zorunda kalmışlardı. Çocukların hiçbiri bu ete alışkın olmadığından bir gece de zehirlenip ölmüşlerdi. Cöcü Ömer küçük olduğundan, henüz anne sütü ile beslendiğinden bu etten yememişti ve bu şekilde ölmekten kurtulmuştu.
Cöcü Ömer hayatı boyunca çetin bir kış günü ambarda buğdayın bitmesinden çok korkardı. O kadar korkardı ki kış gelince günde üç-dört kez ambarı yoklar. Beyaz sakallarını sıvazlayarak kafadan hesap yapıp dururdu.
Emine sabah ezanın sesiyle irkildi ve eliyle yatakta kocasını yokladı. Yattığı yer sıcaktı fakat Cöcü Ömer’in takırtısı dışardan geliyordu. Akasya ağacının önünde abdest alan Cöcü Ömer eve hiç girmeden yere serdiği bir kendir çuvalın üzerinde namazını kıldı. Namazını kılarken etraftan gelen sesleri dinliyordu. Kuş cıvıltılarının arasında komşularının birer birer kapıları açılıyordu. Uzunca bir kapı gıcırtısı duydu; içinden Yörük Ahmet’in kapı sesi bu, o da bugün Payam’da ki uzun tarlasına tırpan vuracaktı diye geçirdi. Daha namazını bitirmeden Hacı İlyas’ın, ardından amcaoğlu Emir’in kapı seslerini duydu.

Namazı selamlar selamlamaz başladı feryat etmeye ‘’öğlene kadar yatılan evin ne bereketi olur? Aş sabahın iş sabahın. Ahmeeet, Haticeee, Eminee haydin öğlen oldu!’’
Ahmet, Cöcü Ömer’in 4 kızdan sonraki en küçük evladı ve tek oğluydu. Oğlunun üzerine ayrı bir düşer, onu açıktan diğer evlatlarından ayrı tuttuğunu dile getirirdi. Ahmet Hatice ile evliydi ve onun da dört evladı vardı. Muzaffer, Gazi, Emine ve Hacı. Ahmet, babasının evinin yanında; ahırla birleşik tek göz bir evde kalıyordu. Babasının eviyle arasında bir taş atımı mesafe vardı. Kafasını pencereden uzattı ve babasına seslendi:
– Ağa, ne öğlen olması ortalık ışımadı daha. Ezanı okuyan hoca elini kulağından indirmedi henüz.
– ‘’Aş sabahın, iş sabahın’’ diye karşılık verdi Cöcü Ömer.
Karısı Emine çekine çekine Cöcü Ömer’in yanına vardı. Cöcü Ömer akşamdan yılan dişi gibi keskinlettiği tırpanları eşeklerin semerlerinin yanına taşıyordu. Emine’ye dönüp:
– Bakma öyle, eşekleri çıkar ahırdan da semerleyelim sırtlarını.
O sırada Ahmet geldi. Gözlerini ovuşturarak:
– Ağa, daha sabahın çiği kalkmadan derdine ne oldu? İt dikene sıçmadan diktin bizi avluya. Bu çiğ kalkmadan sap mı biçilir, bilmez misin?
Boz eşeğin semerini sırtına bağlarken Cöcü Ömer ‘cık cık cık’ dedi uzun uzun.
– Oğlum, şu Ağustos’un sıcağında sapı nemli biçsen ne olur? Bilmez misin, yığında bile olsa bu sıcağa nem dayanır mı?
Boz eşek hafif hafif topallıyordu. Cöcü Ömer uzun uzun eşeğin uzamış tırnaklarına baktı ardından kaşlarını çatarak oğluna döndü
– Sana orak harman zamanı gelmeden Gedik Osman’a git şu eşeklerin tırnaklarını kessin, hayvanlar yürüyemiyor dedim. Yazık değil mi bu hayvanlara?
– Bilmiyon mu ağa, Gedik Osman bir aydır Eymir’de? Muhtara yeni ev yapıyor diyorlar.
Heybelere azıkları, tırpanları, örs ve üzengileri yerleştirip yola koyuldular. Hatice ve en küçük oğlu Hacı her zamanki gibi evde kaldılar. Mandaları sabah köy çobanın sürüsüne katacaklardı. Çoban gelmeden mandaların sağılması sütün kaynatılması gerekiyordu. Hatice bu işleri yapıp öğle yemeğine de bazlama hazırlayıp tarlaya götürmesi gerekiyordu.
Kaynanası Emine eşeğe binmeden Hatice’ye dönüp:
– Gelin, bazlamaların hamurunu yeni öğüttüğümüz undan yoğur, eski un eriyor çok uğraştırır seni, katık(ayran) getirmeyi de unutma. Ayranı büyük pınarın suyundan yap. Bu herif (Cöcü Ömer) huylu, hemen anlar başka su olduğunu içmez ayranı.
Hatice:
– Tamam ana

Yol üzerinden Cöcü Ömer’in kızı Meryem’i aldılar. Bugün babasına yardım edecekti. Diğer kızı Fadik bir Çerkez köyüne gelin gitmişti. O da kocası ile gelecek, tarla da buluşacaklardı.
Cöcü Ömer boz eşeğin sırtında, karısı Emine kara eşeğin sırtındaydı. Kara eşeğin üzerinde Emine ile beraber torunu, adaşı Emine de vardı. Eşeklerin hemen arkasında Cöcü Ömer’in torunları Gazi ve Muzaffer… Ahmet beş taş atımı mesafeden onların arkasındaydı. Ahmet, köy meydanında biraz eğleşince geri de kalmıştı.
Cöcü Ömer gözünü yola dikmiş, tarlasını göreceği anı bekliyordu. Tarlası çok uzaklardan bile görünürdü. Hemen herkes bu tarlanın farklılığını hissederdi. Bu tarla etrafındaki diğer tarlalardan farklıydı çünkü tarlanın ortasında üç tane tuğmanlı pelit vardı. Bu pelitler belki üç yüz belki dört yüz yaşındaydılar. Bu civarda onlardan daha büyüğü, daha yaşlısı yoktu. Cöcü Ömer bununla hep övünürdü.
Bu tarlaların olduğu yere eskiden Payam derlerdi. Fakat bu pelitlerin ünü o kadar yayıldı ki zamanla buraya ‘Tuğmanlı Pelitler’ demeye başladı köylüler. Bu ağaçları değerli kılan asıl neden ise ağustos ayının sıcağında tarla da çalışanların yemeklerini yiyebilecekleri, soluk alabilecekleri, gölgesinde sularını serin tutabilecekleri tek yerin bu kıraç arazi de bu pelitlerin olmasıydı. Buğday tarlalardan kalkar kalkmaz civar köy çobanları sürülerini ilk bu tarlaya sürer, burada buluşurlar, sürülerini bu ağacın gölgesinde dinlendirirlerdi.
Güz gelince köylü bu pelitlerin ‘palutlarından’ toplar onları toprağa gömerlerdi. Toprağa gömülen palutun acılığı gider, kestane gibi olurdu. Tandırlarda palutları saclarda pişirir Cöcü Ömer’in babasının ruhu şad olsun diyerek kış boyu yerlerdi. Kısacası bir ağaç bir yere ne kadar hayat verirse bu ağaçlar ondan daha fazlasını veriyordu. Hatta bu ağaçların koyu gölgesinde buğday iyi yetişmezdi, gölgeyi sevmezdi çünkü buğday. Bu büyük tarlanın belki üç dönümü bu yüzden telef oluyordu ancak bir gün bile Cöcü Ömer’in aklından bu pelitleri kesmek gelmemişti. Ahmet’e de vasiyet ediyordu: köyde odun kalmaz da soğuktan ölmeye dursan bile bu pelitlerin tek dalını kesersen hakkımı sana helal etmem…
Çakır dikenleriyle kaplı bu kıraç arazi de bu kadar büyük ağaçların olması doğrusu hiçte normal değildi. Bu ağaçların bu kadar güçlü kuvvetli olmasında hiç şüphesiz kuşaklar boyu gelen Cöcü Ömer’in ailesinin payı çok büyüktü. Bir meşe ağacına su vermek, her sene ağaçları tımar etmek alışılagelmiş şey değildi doğrusu. Cöcü Ömer’in babası, Cöcü Ömer, Ahmet ve Ahmet’in oğulları…kuşaklar boyunca bu kıraç araziye bu ağaçlar için su taşımayan kimse kalmamıştı bu aile de.
Cöcü Ömer eşeğin sırtında pelitleri seyrede seyrede tarlaya kadar geldi. Tarlaya ilk giren Cöcü Ömer oldu. Kızı Fadik ve Rüstem Çerkez köyünden çoktan gelmiş, yarım dönüm kadar buğdayı biçmişlerdi bile.
– ‘Hey maşallah hey maşallah’ diye bağırdı Cöcü Ömer.
– Yav Rüstem biz şurdan, köyün içinden gelemedik siz başka köyden bizden evvel geldiniz. ‘hey maşallah hey maşallah’.
Rüstem:
– Kızın yatak yatmadı ağa. Ulu, tuğmanlı pelitleri görmeyeli üç yıl oldu dedi durdu sabaha kadar. Daha ışımadan yola koyulduk.
Atı işaret ederek,
– Bu at yaman bi at Ömer Ağam. Bu atın babasına hızlı derdim amma bu babasının tozunu attırıyor. Köyden çıkmamızla buraya damlamamız bir oldu.
Rüstem hemen koşup kayınpederinin eşeğinin yularını tuttu. Eşekten inmesine yardım etti ardından hızlıca elini tutup öptü. Arkasında bekleyen Fadik’te hemen aynı şeyi yapmak istedi. Fakat Cöcü Ömer’in kız çocuklarına elini öptürdüğü görülmüş şey değildi. Fadik bunu iyi bildiği halde saygı gereği bu hareketi yapması gerektiğini de biliyordu. Cöcü Ömer elini geriye doğru çekip:
– Sen de hoş geldin Fadik. Çocuklar nasıl? İsmail, Muhittin, Veysel…?
Fadik:
– İyiler baba ellerinden öperler. Dedeleriyle samanlığı onaracaklar bugün.
Herkes sarılıp kucaklaştıktan sonra kadınlar orakları, erkekler tırpanları alıp başladılar buğdayları biçmeye. Cöcü Ömer tırpanı salladıkça başakların ağırlığını hissediyor, içinden güzel hasat olacak diye geçirip için için gülüyordu. Keyfi yerine gelen Cöcü Ömer arkada kalan kadınlara seslenip:
– Sabah aşını hazırlayın, karnımız sırtımızda yapıştı. Rüstem uzun yoldan geldi.
Emine torunu, adaşı Emine’ye:
– Yürü Emine bu herifin karnı acıktı Rüstem’i bahane ediyor. Alüminyum sitilde yoğurtta var. Onu da koy sofraya, dedi.
Emine ulu pelit ağaçlarının koyu gölgesine hemen bir ateş yaktı. Anasının akşamdan hazırladığı düğürcük çorbasını ısıttı. Ortaya çökelek ve yoğurdu koydu. Dört baş iri soğanın her birini dörde bölüp sofranın ortasına üleştirdi. Ardından tarlada çalışanlara seslendi. Emine’nin sesini duyar duymaz tırpanı ilk bırakan Ahmet oldu. Ulu pelitin gölgesine geldiklerinde Fadik atın heybesinden bir çıkı çıkarttı. Çıkının bir tarafından tandır çöreklerini bir tarafından da toprak küçük bir küp içinde ki pekmezi çıkardı.
Fadik:
– Babam tandır çöreğini sever diye akşamdan yaptıydım bunları.
– Hay sen çok yaşa evlat. Epeydir canım çekip dururdu. Dururdu da bu anana bir türlü yaptıramadıydım, dedi Cöcü Ömer.
Emine:
– Etme herif, Zile’ye tırpan almaya gittiğin gün azık yapıp koymadım mı sana tandır çöreğini? Bu herifte hep böyle yavrum. Yediğini içtiğini inkar eder durur, ben bunun kapısına geldiğim günden beri aynı…
Yemeklerini yediler, sofradan ilk kalkıp tırpanını eline alan Cöcü Ömer oldu. Cöcü Ömer sanki otuzunda bir delikanlı gibi çalışırdı. Beli bükülmüş bu ihtiyarın yaşı yetmişin üzerindeydi ancak otuzluk delikanlıların hiç biri yetişemezdi ona iş yaparken. Bu civarın en hızlı, en güzel tırpan kullanan adamıydı. Öyle bir buğday biçerdi ki Cöcü Ömer’in hızına iki tırpancı yetişemezdi. Yenice derler bir köyde de böyle tırpancılığı ile ünlenmiş bir Hüseyin vardı. Köylü ikisini karşılaştırır dururdu. Kış geldi mi köy odasında en koyu sohbetlerin konularından biri de buydu. Tırpancı Hüseyin bu yıl kuşluk vaktine kadar tek başına bir öküzün akşama kadar ektiği buğdayı biçti. O da bir şey mi ağalar? Cöcü Ömer kuşluk vaktine kadar o kadar ekini hem biçer hem de yığın yapar.

Her ne kadar Cöcü Ömer ile tırpancı Hüseyin karşılaştırılsa da tırpancı Hüseyin Cöcü Ömer’in arkasını bile toplayamazdı. Böyle hızlı iş görürdü bu ufak tefek, kambur adam.
Bütün bunlar anlatılır dururdu ancak Cöcü Ömer gençken bunları duymaktan hoşlansa da yaşlandıkça bundan rahatsız olmaya başlamıştı. Köylünün kendisine nazar değdirdiğini düşünür, ne zaman hasta olsa buna yorardı. Hatta bir gün gene buğday biçerken uzaktan birilerinin geldiğini görüp nazar değdirmesinler diye hemen kendini yere atıp; karnım karnım, çok ağrıyor karnım diye yerlerde yuvarlanmıştı. Köylü gidince hemen kalkıp yeniden buğday biçmeye başlamıştı. Bunu fark eden köylülerin alay konusu olmuştu bir anda. Köylüler koskoca bir kış boyunca bunu birlerine anlatıp eğlenmişlerdi.
Bu sıcak ağustos ayının sessizliğini hışır hışır tırpan sesleri ve ağustos böcekleri bölüyordu. Kuşluk vaktine kadar tarlanın düz kısımlarını biçtiler. Arada bir duruyorlar, çocuklar çalışanlara su getiriyordu. Her durduklarında tırpanlarını keskinletiyorlardı.
Bu tarlanın bir kısmı eski, kuru bir dere yatağında bulunuyordu. Ulu pelitlerde sırası üzerine tarlanın bu dere yatağı kısmındaydı. Bu dereden su geldiğine Cöcü Ömer hiç şahit olmamıştı. Fakat çocukken dedesinin bu dereden bir yağmur sonrası kütür kütür sel geldiğini, nerdeyse pelitleri bile sökeceğini söylediğini hep anımsıyordu. Bu dere yatağının buğdayı da yokuşlara nazaran daha bir iri olur, buğdayların sapları bile daha uzun olurdu. Çünkü dere yatağının toprağı mildi. Çift sürerken adeta ciğer renginde bir toprak fışkırırdı tabandan.
Öğlen olmaya yakın Ahmet:
– Ağa, biz bu tarlaya git gel etmeyek. Haçça(Hatice) bazlamaları yapmıştır. Ben Rüstem’in atıyla köye varayım. Kendir palaları, kıl çuvalları bir de öğlen azığını ata yükleyip tarlaya geleyim. Biz bu gece tarla da yatalım hem çoluk çocuk akşam yorulmasın hem de sabah erkenden yola revan olmak yerine burada bir çıkım buğdayı biçmiş oluruz dedi.
Cöcü Ömer ak sakallarını sıvazladı:
– Doğru diyon Ahmet, yürü var git Rüstem’in atıyla. Kuş gibi git kuş gibi gel.
Ahmet, babasından onayı alır almaz atladı Rüstem’in atına. Bir solukta eve vardı. Rüstem’in dediği kadar da hızlıydı doğrusu bu at. Eve vardığında Hatice öğlen azığını eşeğe yüklüyordu. Ahmet’i görünce bir şey mi oldu acaba deyip telaşlandı. Ahmet, bu gece tarlada yatacaklarını, kendir palaları, kıl çulları çıkarmasını istedi karısından. Hemen ata yükünü yükleyip bir çırpıda atın sırtına atladı. Heybeden bir bazlama çıkarıp yemeye başladı. Bu sırada en küçük oğlu Hacı bastı yaygarayı:
– Babaaaa babaaa beni de bindir ata. Bende orak biçmek istiyom babaaa.
Bir taraftan ağlıyor bir taraftan babasının peşinden koşuyordu. Ahmet atı durdurup:
– Lan eşek sıpası evin toprağını havaya kaldırdın yaygaranla. Otur oturduğun yerde, indirme beni attan, ümüğünü sıkarım senin.
Babasından bu çıkışı beklemeyen Hacı ayakları kıçına vura vura gerisin geri kaçıp anasının eteğine saklandı. Onun kaçışını seyreden Ahmet bir anda keyiflendi bir gülümse atıp atın dizginini vurdu. At bir solukta ulu pelitli tarlaya girdi. Ahmet Rüstem’e dönüp:
– Yav Rüstem maşallah bu at değil rüzgar mübarek rüzgar.
Rüstem:
– Öyledir benim atım öyledir.
Hemen kadınlar sofrayı kurdular. Yorgunluktan ve sıcaktan bitkin düşen bu aileye ilaç gibi gelmişti bu öğlen yemeği arası. Cöcü Ömer sofranın başına gelir gelmez:
– Bana bir yudum çalkama(ayran) verin, dilim damağım birbirine yapıştı, dedi.
Fadik herkese ayran doldurdu. İlk babasına verdi. Bir yudumda bitiriverdi Cöcü Ömer.
– Bir daha koy kızım, içim yanmış. Çalkamanın yerini hiçbir şey tutmuyor.
Yemekten sonra Cöcü Ömer:
– Ahmet sen bacılarınla biçtiklerimizi yığın yap. Biz Rüstem ve Emine ile biçmeye devam edelim. Akşama ancak yığın edersiniz zaten.
Ahmet:
– Tamam ağa.
Ahmet, Fadik ve Meryem’le yığın yapıyor oğlu Muzaffer tırmıkla dökülen sapları bir araya getiriyordu. Diğer oğlu Gazi her zamanki gibi ortalarda yoktu, öğlen yemeğinden beri kayıptı. Bir iki desteyi bir araya getirmişlerdi ki Cöcü Ömer elinden tırpanı atıp hızlı adımlarla yığın yapanların yanına geldi
– Oğlum, bu dere yatağına yığın mı yapılır? Allah korusun bir sel gelse ne yeriz kış boyu?
Ahmet:
– Ağa, bırak Allah’ını seversen. Kim görmüş bu dereden su geldiğini hem de şu Ağustos’un sıcağında. Şu sıcakta elimizde anadut buğday sapı mı taşıyalım tarlanın yokuş yerine.
Cöcü Ömer:
– Etme oğlum atalar sözüdür: Eşeğini sağlam kazığa bağla derler.
Cöcü Ömer ne dediyse de oğlunu ikna edemedi. Ahmet’in dediği yere, dere yatağına yapıldı buğday yığınları. Akşam olunca ağustos böceklerinin cırıltısı daha da arttı. Gözlerinin önü artık kararmaya durmuştu. Hepsi yorgunluktan bitmesine rağmen Cöcü Ömer işi bırakmadığından hiçbiri bırakamıyordu. Fadik bacısı Meryem’i dürttü:
– Kız bacım şu Ahmet bari söylese ağama da bıraksak artık. Göz gözü görmeyecek nerdeyse. Ağama bi Ahmet’in sözü geçer. Baksana ne etti eyledi buğday yığınını istediği yere yaptı.
Meryem:
– Gardaşım Ahmet bu kadar adamı bulmuşken işi bitirmenin derdinde. Tarlaya bir gün eksik gelmenin hesabını yapıyor. O yüzden gitti çulu, palayı alıp geldi, bizi burada yatıracak. Hiç söyler mi bacım? Ağam bırakın diyene kadar çalış haydi!
Meryem daha sözünü bitirmeden Cöcü Ömer tırpanını omzuna alıp pelitlere doğru yöneldi
– Haydin yeter bu kadar. Tavatır(oldukça iyi) iş gördük bugün.
Ulu pelitin gövdesine sırtını veren Cöcü Ömer oğluna dönüp:
– Ahmet, o yığınlar beni çok düşündürüyor. Şimdiye kadar hiç oraya yığın yapmadık. Ne ben ne babam ne de dedem. Hepimiz selden korktuk oğlum.
Ahmet:
– Korktunuz da ne oldu ağa? Şimdiye kadar deden, sen, baban hiç şahit oldunuz mu bu kuru dereden Ağustos ayında su geldiğine? Ben değil Ağustos baharın bile su geldiğini bilmem. Kuru bu dere kuru…
Cöcü Ömer yatsı namazına durunca kıble yönünden serin bir yel(rüzgar) esti. Cöcü Ömer’in kan beynine sıçradı namazdayken. Kıble yönünde ‘gölcük’ derler bir dere vardı. Bu dere tarafından yel estiği çok nadir görülürdü. Yedi belki sekiz yılda bir. Gölcük deresinden ne zaman rüzgar esse ardı yağmur olurdu. Hem de ne yağmur. Hatta bu rüzgara sel getiren rüzgar derlerdi bu yörede. Cöcü Ömer namazı bitirir bitirmez:
– Yağmur geliyor yağmur. Gölcük deresinden yel esiyor.
Ahmet:
– Ne yeli baba, ne yağmuru? Yığını istediğin yere yapmadık diye Allah etmesin söylemedik söz bırakmadın, diye çıkıştı.
Bir saat sonra tek tek sayılabilen gökyüzündeki bulutlar sayılamaz oldu, göğü kapkara bir bulut kapladı. Bir taraftan şimşekler çakmaya başladı bir taraftan yağmur çiselemeye başladı. Yağmur gittikçe şiddetleniyor, ulu pelitin yaprakları artık yağmur damlalarını önleyemiyordu. Derken öyle bir şimşek çaktı ki ortalık bir anda gündüz gibi oldu hemen ardından göğü yırtarcasına bir gök gürültüsü.
Cöcü Ömer:
– Çok yıldırım düşüyor, bu civarda başka ağaç yok! Ağaç yıldırım çeker, Allah korusun üzerimize düşmesin yıldırım. Haydin çıkalım şu ağacın altından.
Kafasının üzerine kendir çul alan kendini ağacın altından dışarı attı. Eşekler ve Rüstem’in atı pelit ağaçlarının dibinde kaldılar. O telaşla kimse düşünemedi atı ve eşekleri. Derken ortalığı ışıtan bir şimşek daha çaktı ve hayvanların beklediği ağaca yıldırım düştü. Hayvanlar o anda can çekişerek öldüler. Pelit bir anda ortadan ikiye bölündü ve çatırdayarak yanmaya başladı. Cöcü Ömer arkasına dönüp bu manzarayı gören tek kişi oldu:
– Ya Rabbi, bu kıyamet mi Ya Rabbi!
Yağmur o kadar şiddetlendi ki göz gözü görmez oldu. Arada bir çakan şimşekler ortalığı ışıtıyor, kafalarını kaldırıp afetin büyüklüğünü gördüklerinde korkuları daha da artıyordu. Ardından kütür kütür bir ses geldi dere yatağından. Dereden kapkara bir su geliyordu. Önüne kattığı her şeyi sürüklüyordu. Belki dört belki beş metre yüksekliğindeydi bu sel. Selin, akşama kadar yığdıkları buğday yığınına vurmasıyla aynı anda bir şimşek daha çaktı. Ortalığın ışımasıyla hepsi yığının selin önünde sürüklenmesine şahit oldular. Açlığın, kıtlığın ne demek olduğunu; kışın ortasında ambarda buğdayın bitmesinin ne demek olduğunu bilen Cöcü Ömer’in gözünden bir damla yaş süzüldü. Bu koca çınarın ağladığına şimdiye kadar kimse şahit olmamıştı. İlk kez yağmur damlaları şahit oluyordu onun ağlamasına. Göz yaşları yağmurla beraber karışıp toprağa dökülüyordu.
Derken büyük bir çatırtı duyuldu. Bu çatırtı selin gücüne dayanamayan pelit ağacının çatırtısıydı. Büyük bir gümbürtüyle pelit ağacı selin içine yuvarlandı. Ardından büyük bir hızla diğer pelitle çarpıştı ve aynı gümbürtüyle diğer peliti de devirdi.
Herkes adeta donmuş gibiydi. Bu durumu Cöcü Ömer’in sözleri bozdu:
– Tarlanın biraz daha yukarılarına çıkalım. Ne olur ne olmaz.
Dediği gibi yaptılar. Tarlanın en üstüne, en yüksek yerine çıktılar. Bu arada Rüstem’in aklına atı geldi:
– Atım, atım nerde? Atımı unuttum, pelitin dibinde bağlıydı, deyip o tarafa yönlendi
Ahmet:
– Ne yapıyorsun Rüstem? Atın eşeğin derdine düşmenin sırası mı? Canından mı olmak istiyorsun?
Deyip kolundan çektiği gibi oturttu.
Cöcü Ömer:
– At ve eşekler öldü Rüstem. Yıldırım düştü üstlerine, hayvancağızlar oracıkta can verdi.
Rüstem donup kaldı…
Yağmur birazda olsa hafifledi. Kafalarını kendir çullardan kaldırıp etrafa bakmaya fırsat buldular. Ortalık kıyamet yeri gibiydi. Sel daha da şiddetlenmiş, önüne ne katsa sürükleyip götürüyordu. Baktıkça hayretleri bir kat daha artıyordu. Bu yaşlarına kadar böyle bir şeyi ne duymuş ne de görmüşlerdi.

Ortalık ışımaya başlayınca yağmurda kesildi selin şiddeti de. Kendir çulun altından çıkan ilk kişi Cöcü Ömer oldu. Çamura bata çıka yerinde yeller esen pelitlerin eski yerlerine kadar geldi. Onu, Ahmet ve Rüstem takip etti.
Cöcü Ömer yere saplanmış bir buğday başağı gördü. Yanına kadar varıp buğday başağını avuçlarının içine aldı. Uzun uzun buğday başağına bakıp kafasını kaldırdı ve oğlu Ahmet’le göz göze geldiler. Dilinden şu kelime döküldü: ’AÇLIK’

SON

HANGİ ŞULENİN BAHARI DEĞDİ YÜZÜNE GÜLİSTAN?


Gülistan bahçelerde yüreğime bir aşk kazınır şiirden;

Boynu bükük kalmış gönül güllerime can suyu verilir aniden,

Kadim bir sevdanın ateşi tutuşur yüreğimden,

Kabe’ye ismimiz yazılır ummadığımız vakitlerden…


Üç noktalı aminlerle yürürüm, yorgun gecelerin sabahına…

Gözlerinden yüreğime binlerce hayal kapısı açılır yarına

Üftadedir yorgun nefesim iffetinin yanında

Avuçlarımızda aynı aminler yükselsin semaya; Rabbin kapısında…


Latif şiirler döktüm avuçlarına; geleceği yıkadım baştan,

Şiir kokan nefesinle gecelerimin karanlığını söktüm arştan,

Gayrı ilaç olmaz bana, başkası aşktan

Üç noktalı aminler sökülür yüreğimin nakışından…


İftarsız geldim sana, aşk içtiğim sahurdan

Ben, gözlerini hatmedeyim, alıp uykudan

Hangi şulenin baharı değdi yüzüne Gülistan?

Mahlasın çöl kumundan, adımların ahudan…


Sen, Güneş uyuyunca en sevgili niyazsın

Asırlar boyunca yüreğim semaya seni yazsın

Gül ararken güller bahçesini bulmuşum, varsın her şey bitsin, tükensin

Soğuk gecelerin ayazında yüreğime inşirah veren sensin…


Tespih taneleri gibi dizilince cümleler yüreğime,

Gök kuşağının rengi siner, bakışlarındaki her bir zerrene

Bir nota miktarınca mühürledim bakışlarını göz bebeklerime

Aynı seccadenin secdesinde yürüyelim aşkın secdesine…


Aynı şehrin havasını içime çekerken,

Kokun doldu ciğerlerime ey Gülefşan…

Sevdanın başladığı yerde hasrete alışırken,

Vuslatın koruna düştüm ey Gülefşan…


Niyet ettim davama seninle kol kola yürümeye,

Gecenin karanlığına örülürken ruhum hüzünlerle,

Gülüşün düşsün siretini okuyup hatmeden yüreğime…


Temmuz 2014-Hakkâri

Eläköön itsenäinen Suomi! (Yaşasın Özgür Finlandiya!)

(Beyaz Zambaklar Ülkesi’ni yurt edinenlere ithafen…)

Yıl:1711, İsveç Kralı XII.Karl ülkesi Rusya tarafından işgal edilince Osmanlı’ya sığınıyor.Osmanlı’ya sığınmasından bir yıl sonra Rus Çarı Birinci Petro’nun Osmanlı’ya karşı uzlaşmaz ve düşmanca siyaseti yüzünden iki devlet arasında savaş patlak veriyor ve Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu, Temmuz 1711’deki Prut Muharebesi’nde Ruslar’a karşı çok büyük bir başarı kazanıyor.
İsveç Kralı 1714 yılına kadar Osmanlı Devleti’nde kalıyor. 1714’te Rusya bir nebze olsun zayıflayınca ülkesine dönüyor. Ülkesine dönerken Osmanlı’ya ait bir çok kültürü yanında götürüyor. Türk dolması bunlardan yalnızca bir tanesi.

Resimde gördüğünüz bu dolmayı her marketin yemek reyonunda görebilirsiniz. Asıl konumuz bu değil! Yıl:1711 ve İsveç kendini korumaktan aciz bir devlet ve bu tarihte Finlandiya İsveç’e bağlı bir toprak parçası. Finlandiya, o dönem de İsveç’in siyasi suçluları ve merkez yönetimden uzak tutmak istediği hükümdar ailesi mensuplarını sürgüne gönderdiği bir yer. Rusya ile İsveç arasında tampon bölgesi olmuş, tabiri caizse şamar oğlanı ilan edilmiş bir bataklık coğrafyası.

1809 yılında Rusya ile İsveç’in arası iyice geriliyor ve Rusya Finlandiya topraklarını işgal ediyor. 1917 yılına kadar Finlandiya Rus hakimiyeti altında kalıyor. Tarihinde hiçbir zaman devlet kuramayan bu millet Rus mezalimi altında daha fazla kalmak istemiyor.
1899 yılında Fin’li ressam “Edward Iston” ölümü göze alarak manifesto niteliğinde bir resim yapıyor. Bu resim adeta bağımsızlık ateşinin kıvılcımı oluyor. Tablo, Helsinki’de bir evde gizlice sergileniyor ve hemen on binlerce kopyası ülkenin her yerine dağıtılıyor.
Hyökkäys(saldırı) ismi verilen bu tabloda masumiyetin simgesi;beyaz elbiseler giyinmiş Fin’li bir kız, Fin yasalarını çift başlı kartaldan(Rusya’dan) korumaya çalışıyor. Bu tablo adeta yeni bir devletin muştusu oluyor. İnsanlar arasında yavaş yavaş devlet kurma isteği dillenmeye başlıyor. 1.Dünya savaşından iç karışıklıklar nedeniyle geri çekilen Rusya bir yükü daha kaldıramayacağını düşünerek Finlandiya’ya bağımsızlık veriyor.
6 Aralık 1917 günü beyaz toprakların fakir insanları ilk kez devlet kurmanın sevincini yaşıyorlar. Fakat 1918 yılında ülke kısa süreli bir iç savaşa tanık oluyor. Beyazlar ve Kırmızılar grupları parlementoda iktidarı paylaşamayınca ülkeyi iç savaşa sürüklüyorlar. Fakat kısa bir süre sonra Rusya’nın desteklediği Beyazlar Grubu bu savaşın galibi oluyor ve parlemento gecikmeli de olsa kuruluyor.
Finlandiya’nın bağımsızlık isteğini yıllarca kendine yediremeyen Rusya 1941 yılında Finlandiya’ya saldırıyor ve 3 yıllık savaşın ardından Finlandiya adeta yıkılıyor. Barents Denizi ile Finlandiya’nın kara bağlantısını kesmek isteyen Rusya Finlandiya’da büyük bir yıkım gerçekleştiriyor. Savaş sonunda Finlandiya Rusya’ya:300 milyon dolar savaş tazminatı ödüyor, Petsama,Salla ve Karjala gibi stratejik noktalara Rusya el koyuyor. Bunun neticesinde bu bölgelerde yaşayan tam 400 bin Fin’li, mülteci durumuna düşüp zorunlu göçe tabi tutuluyor.
Finlandiya’yı çok zor günler bekliyor. Ekmek, yağ, patates gibi temel gıdalar karne ile veriliyor.

Ağaç kabuklarını un gibi öğütüp, ağaç kabuğundan ekmek yapıyorlar. Bugün Finlandiya’da en çok tüketilen esmer çavdar ekmeğinin doğuş hikayesi bu şekilde oluyor.

Finliler için 1952 Dünya Olimpiyatları adeta bir dönüm noktası. Soğuk Savaş döneminin başladığı bu yıllarda Finlandiya bir şekilde sesini Dünya’ya duyuruyor ve büyük devletlerin yatırımları ile Helsinki’de Dünya Olimpiyatları düzenleniyor. Bu fırsatı iyi kullanan Finlandiya yetiştirdiği eğitim neferleri ile yavaş yavaş kalkınmaya başlıyor.
Gelinen nokta da Finlandiya Dünya’ya eğitim ve teknoloji pazarlayan, Dünya’da refah seviyesi en yüksek ülkelerden biri.Finlandiya: kendi topraklarında mülteci konumuna düşen insanların yazdığı başarı hikâyesi. Fakirlik ve çile ile geçen yılları unutmayıp her gün daha iyisini isteyenlerin ülkesi.Tarihinin büyüklüğü ile övünüp, yan gelip yatanların değil; gelecek nesiller için üretenlerin ülkesi.

Ve sen unutma! Bu başarı hikâyesinde 400 bin mültecininde alın teri var!

Her gün daha iyisine ulaşman dileğiyle Finlandiya…

SOR BENİ

SOR BENİ

Ben Anadolu’dan esen yelim

Türkülerin hasret yüküyüm

Elleri nasırlı bir babanın

Toprak kokan bir ananın oğluyum

*********

Tecrübesine doyamadığım Yesir Ahmet’in

İçmeye kanamadığım vatanın

Turana hasret al bayrağın

Gurbet ellerde ki aydınlık şafağıyım

***********

Güneşin altında kavrulan buğdayım

Yağmurda mis kokan toprağım

Üzerine çiğ düşen yaprağım

Ben Anadolu doluyum

***********

Tırpan sallayan delikanlılardan

Irgatlık yapan analardan

Soğanı ekmeğe katık yapanlardan

Fukaralığa yoldaş olanlardan sor beni

************

Yalın ayak tarla sulayan Taha’dan

Sevdasını kilime dokuyan Sultan’dan

Pekmez kaynatan asırlık çınarlardan

Bayram sabahları fatiha okuduklarımdan sor beni

***********

Vatana evladını kurban eden anaların

Gözü yaşlı bekleyen genç kızların

Yüreği içre ağlayan babaların

Taşıdığı yüke sor beni

**********

Çobanların gün yanığı ellerine

İftar bekleyen çocukların gözlerine

Yanık türkülerin sözlerine

Yağmuru bekleyen çiftçiye sor beni

Web sitenizi WordPress.com ile oluşturun
Başla